Ne yapabilirim ki ben? Kadınım
sonuçta… Gülerim, ağlarım, konuşurum, üzülürüm… Severim… Delicesine severim.
Dipsiz bir kuyu olur bazen bu sevgi, bazen de hayat amacım yapıveririm onu. Öyle
ki tanrıça yapmışlardır beni yeri gelmiş, kraliçe, şifacı, sevgili yapmışlardır
sıcaklığımı isteyerek. Fakat hepsinden önce anne demişlerdir bana… Bu dört
harfin içine binlerce, on binlerce duygu sığdırmışımdır. Tarihin başından beri
aynı kalmışımdır bu kelimeyle, eşsiz, umut dolu.
Hani “anne” derler ya bana, belki anlatabilirim nedenini. Hiç tanımadığım bir varlığa bağlanırım düşüncesiyle. Bilirim ki daha parmakları bile olmayan bu küçük için canımı feda edeceğim. En garibi de daha başındayken düşündüğüm şeyleri en sonunda da düşüneceğimi bilmektir. Çünkü bir yerlerde, bir şekilde onunla zaman durmuştur benim için, kürenin dışında varsın aksın.
Farklı bir ışıltıyla parlar
gözlerim ona bakarken… O anlarda dikkatli inceleyin beni çünkü her an
yakalayabileceksinizdir o ışığı. Belki anlatır, kelimelere dökemediğim bu
sıkıştırılmış duyguların bir kırıntısını.
Sevinç, heyecan, mutluluk, merak, telaş, gurur, korku, yalnızlık ve
hepsinden öte birliktelik, senden, yüreğinden ve ruhundan bir parça… Korkmayın
patlamam, sevginin dipsiz bir kuyuya benzetildiği bu yürek kim bilir hangi
duyguları taşıyacaktır daha. Parçalanarak ama kaybolmadan, yanarak ama
yıkılmadan, yok olmadan… Damla damla akıtarak gözyaşlarını en derinine kimseye
anlatmadan… Deli olarak, ne olup bittiğini umursamadan, saçının bir teline…
Severek, hiçbir ressamın renkleriyle oluşturamayacağı bir güzellikte… İşte deliliği burada başlar sevginin; canım
kadar, canımdan öte…
“Yâr” derler bana, “sevgili”
derler. Öyle bir aşk olurum ki efsanelerle kazılır yüreklere, romanlara
yazılır, ezgilere dizilir, dillere düşer… Dünyalar da yıkılır benim için,
dünyalar da kurulur… Ferhat oldular, Mecnun oldular, Romeo oldular… Ben ne mi
oldum? Duruyordum sanırım ben, onlar da aşkın deliliğine düştüler. Sormalarına
gerek yoktu değil mi, sonuçta bizden daha çok sevdiler?
Uzaktan dilsiz benim sevgim;
haykırır, kahkahalarla güler, çığlıklar atar, böğürerek ağlar ama sessizdir.
Sanki hiç acısı yokmuş gibi görünebilir dışarıdan ama ucu keskin bir bıçakla
oyar yüreğimi. Delik deşik olurum ama kanarken bile umuttur içindeki. Belki bir
bakış yakalarım, bir güzel söz duyarım diye. Yaklaşılırsa bir sıcaklık vardır
onda, hissedilir. Ve o sıcaklık sararsa o noktada aşk olur adı. Polar bir
battaniye gibi o buz gibi kış günlerinde omuzlarıma attığım, kokusuna
gülümsediğim ellerimi yakan kahve gibi… Yani üşümeyeceğini bilmek bundan sonra…
Şekilsizdir sevgim, öyle ki her
şekle girebilir bu yüzden. Her kalıba uyabilir, küçük bir odayı doldurduğu gibi
şu kocaman dünyayı aşabilir. Kendisiyle birlikte her şekle sokar beni de.
Fedakâr ve bir o kadar bencilce… Kendimi düşünmeden her şeyi yapabilirim işte
bu; sevgimin bencilliğidir tamamen. Çok şey istiyormuş gibi görünsem de bazen
bir çift söze iniverir kalkanlarım. Ah evet, bazen de çok şey isterim hak
ettiğimi düşünerek.
Abla, kardeş, teyze, evlat derler
bana ve birçok şey. Sevmelerini beklerim. Ben bu kadar seviyorken, sevmeye
hazırken hissettirmelerini isterim sevgilerini. Öylesine pembedir benim dünyam,
sevgiden oluşur. Çünkü doğam budur benim. Sevgiyle başlar ya sevgiyle bitmesini
beklerim. İnanırım ki benim gibi sevecekler beni… Değil mi?
“İstiyorum.” “Biliyorum.”
“Seviyorum.” Susturuldum. İçimde kaldı söylemek istediklerim. İstemediler söylememi.
Sormayın nedenini, bilmiyorum. Sevgiyi istemediler sanırım... Neden ki? Üzmek daha
kolay gelmiş olmalı, mutlu etmekten. Ben de duygularımı içime yerleştirdim
yavaşça; üzüntümü, korkumu, yanlışımı, doğrumu, isyanımı… Ve kapıyı kapattılar,
üstüne de asma kilit vurdular. Bir sessizlik çöktü üstüme. Duvar gibi görünmez
olmayı öğrendim. Bilmemeyi öğrendim. Bilsem de susmayı… Zaten bilmemem için
geriye koydular beni, başımı eğdiler, yüzümü örttüler…
Ne zaman isyanımı bastırmayı
başaramasam bu ağır sessizliğe karşı, bir tokat patladı suratımda, bir tekme
indi karnıma. Güçlüysem bile güçsüzleştim. Susmayı sevmesem de susmam
gerektiğini öğrendim. Eğer susmazsam ve ararsam asıl benliğimi…
Acı geldi, ölüm geldi… Karanlık
geldi; maddi, manevi…
Yalnızlık geldi.
Gözler döndü üzerime sanki suçlu
benmişim gibi. Suçsuzluğumu da unuttum.
Söyledim ya bilmem nedendir bu
baskı. Korktular mı acaba? Öylesine mi korkuttu bu delicesine sevgi?
Bizi koruyacaklardı ama
kendilerinden korumaları gerektiğini unuttular.
Ve tüm bunlara rağmen yaşamayı
denedim. Sevmeyi denedim ve başarmışsam sevmeyi, şaştım kendime.
Ne kadar çok duygu ne kadar çok
ifade… Hâlbuki bu kadar güçlü görünürken bir o kadar da güçsüz olması,
ironi… Heyecan dolu, korkak bir kelebek
gibi çırpınır sürekli. Kırılgandır… Sevgidir bu işte. Kadındır.
Bazen yok edilinceye kadardır,
bazen bir ömür boyu…
Çok konuştuğuma şaşmayın ve bu
kadar anlattığıma. O kadar çok duygu vardır ki içimde konuşmaya iter beni. Eğer
anlatamazsam derdimi, gösteremezsem sevgimi, birikir içimde duvarları yıkmaya
hazır sel gibi. Ya yıkılacaktır o duvarlar ya da boğacaktır beni içinde.
Bir güne sığmaz benim duygularım
ama sığdırmaya çalıştılar işte, böyle anlaşılır belki diye. Ama sessizlik öyle
büyük ki bir saati bile kurtaramadılar onun içinden, bir yerlerde yine
karanlığa karıştım. Hâlbuki her gün bir
saat anlamaya çalışsalar güneş doğacaktı kim bilir. Anlaşılması gereken de
birkaç kelimeydi.
Kadınım ben.
İnsanım…
8 Mart 2013
Ezgi BAĞCI
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder